24 TEMMUZ 2012 SALI

28 Eylül 2026 Pazartesi

Yaşlının Günlüğü

 

BİZ SADECE YAŞLANMADIK… BİR TARİHE TANIKLIK ETTİK! 

 

Bize sık sık “yaşlılar” deniyor…

 

Ama bu sıradan görünen sözün ardında, pek az kişinin üzerinde düşündüğü büyük bir gerçek var:

 

Biz, artık var olmayan bir dünyanın yaşayan son tanıklarıyız.

 

Bize dikkatle baktığınızda saçlarımızdaki beyazları, yavaşlayan adımlarımızı ve ancak yılların öğretebildiği o sakin sabrı görebilirsiniz.

 

Ama hikâyelerimizi gerçekten dinlerseniz, çok daha fazlasını keşfedersiniz.

 

Biz sadece hayatın sonbaharını yaşayan insanlar değiliz…

 

İnsanlık tarihinin en büyük değişimlerinden birine tanıklık etmiş bir nesiliz.

 

Yavaş, sakin ve yüz yüze yaşanan analog bir dünyadan, baş döndürücü bir hızla gelişen dijital çağa geçtik. Üstelik bütün bu değişimlerin içinde insanlığımızı, duygularımızı ve değerlerimizi kaybetmeden…

 

Bizim çocukluğumuz, bugünün çocuklarına neredeyse başka bir dünyadan kalmış gibi gelebilir.

 

Oyuncaklarımız basitti…

 

Tozlu sokaklarda oynanan misketler, kaldırıma çizilen seksekler, mutfak masasında oynanan dama ve iskambil oyunları…

 

Akşam sokak lambaları yandığında, eve dönme vaktinin geldiğini bilirdik.

 

Akıllı telefonlarımız yoktu.

 

Sosyal medya yoktu.

 

Sonsuz ekran akışları da…

 

Anılarımızı gerçek hayatın içinde biriktirirdik.

 

Yaralanan dizlerle, sokaklarda yankılanan kahkahalarla ve birbirimizin gözlerinin içine bakarak kurduğumuz dostluklarla…

 

 

 

 BİR NESLİN HAYATINA MÜZİK EŞLİK ETTİ

  

Sonra dünya değişmeye başladı…

 

Müzik değişti, hayat değişti, teknoloji değişti…

 

Plakların sesi evlerimizi doldururken gençlik yıllarımızın şarkılarını dinledik.

 

İlk danslarımızı yaptık, ilk aşklarımızı yaşadık ve geleceğe dair hayaller kurduk.

 

Aşklarımız da bugünkü kadar hızlı değildi.

 

Mektuplar yazılır, cevapları günlerce beklenirdi.

 

 

Bir telefon görüşmesi için bazen saatlerce beklemek gerekirdi.

 

 

Ama beklemenin de ayrı bir heyecanı, ayrı bir güzelliği vardı.

 

 

 

 DÜNYANIN DEĞİŞİMİNE TANIKLIK ETTİK

 

 

 

Siyah beyaz televizyonlardan Ay’a ilk adımın atılışını izledik.

 

Mektupların günlerce, bazen haftalarca yolculuk ettiği zamanları yaşadık.

 

Çevirmeli telefonları kullandık.

 

Kütüphanelerde saatlerce araştırma yaptık.

 

Defterlerimize öğretmenin tahtaya yazdıklarını özenle geçirdik.

 

 

 

Bir hata yaptığımızda silgi kullanırdık.

 

Hayatı bir tuşa basarak geri alamazdık…

 

Sonra bilgisayarlar hayatımıza girdi.

 

İnternet doğdu.

 

Cep telefonları çıktı.

 

Ve bugün…

 

Bir zamanlar koca odaları kaplayan makinelerin avucumuzun içine sığdığını gördük.

 

Dünyanın öbür ucundaki sevdiklerimizle saniyeler içinde konuşabilir hâle geldik.

 

Yapay zekâyı, dijital dünyayı ve teknolojinin baş döndüren hızını gördük.

 

Ve bütün bunlara rağmen…

 

Biz uyum sağlamayı başardık.

 

 

 

 BİZ SADECE YAŞ ALMADIK, HAYATI YAŞADIK

 

Sevdik…

 

Evlenip yuvalar kurduk.

 

Çocuklarımızı büyüttük.

 

Torunlarımızı sevdik.

 

Dostlarımızı kaybettik.

 

Yeni hayatlara hoş geldin derken, bazılarına da gözyaşlarıyla veda ettik.

 

Hayatın hem en güzel hem de en acı taraflarını gördük.

 

Ama yaşadığımız her şeyi hafızamızda ve yüreğimizde taşımaya devam ettik.

 

Çünkü biz sadece yaşlanan insanlar değiliz…

 

 

 

Biz yaşayan bir hafızayız.

 

Geçmiş ile gelecek arasında kurulmuş canlı köprüleriz.

 

Bizim hatıralarımızda artık sadece fotoğraflarda ve eski hikâyelerde kalan bir dünya var.

 

Sokaklarda özgürce oynayan çocuklar…

 

Komşuluklar…

 

Kapısı kilitlenmeyen evler…

 

Bir fincan çayın etrafında saatlerce süren sohbetler…

 

Birbirinin derdiyle dertlenen insanlar…

 

 

 

 BİZ BİRER GEÇMİŞ KALINTISI DEĞİLİZ

 

Biz, bugünün dünyasına geçmişten gelen birer tanığız.

 

Teknoloji ne kadar hızlanırsa hızlansın; sabrın, iyiliğin, dostluğun ve yüz yüze kurulan gerçek bağların değerini hatırlatıyoruz.

 

Bu yüzden bize “yaşlı” dediklerinde gülümseyebiliriz.

 

Çünkü bu kelimenin ardında koca bir hayat, sayısız anı ve eşsiz bir tarih var.

 

Biz savaşların ardından yeniden umut eden dünyayı gördük.

 

İnsanlığın Ay’a ulaşmasına tanıklık ettik.

 

Mektuplardan internete…

 

Çevirmeli telefonlardan akıllı telefonlara…

 

Siyah beyaz ekranlardan yapay zekâya…

 

İnanılmaz bir değişimin tam ortasında yaşadık.

 

Ve hâlâ buradayız…

 

Biz sadece yaşlanmıyoruz…

 

 

 

Bir tarihin canlı tanıkları olarak, her geçen gün biraz daha değerleniyoruz.

 

Belki de en güzeli şu:

 

 

 

 BİZLER, EŞİ BENZERİ ZOR GÖRÜLECEK BİR NESLİN YAŞAYAN TANIKLARIYIZ! 

 

 

 

Ne güzel yaşadık…

 

Ne çok şey gördük…

 

Ne büyük bir hikâyenin içinden geçtik…

 

 

 

Ve belki de farkında olmadan…Her geçen gün biraz daha efsaneleşiyoruz…


Not: Instagram'da gördüğüm bu yazının yazarının kim olduğunu biliyorsanız lütfen bana iletin.

 

 

 

27 Mayıs 2020 Çarşamba

ÇÖL KADINLARI



Üçüncü dünyanın hemen tüm kadınları için; yiyecek, giyecek, barınma, öğrenim ve sağlık gibi gereksinimler, yaşamın olağan olaylarını değil de “yaşama savaşı” bölümünü oluşturur. Üçüncü dünyanın bu kadınları hele bir de çöl ya da çölümsü yerlerde yaşıyorlarsa; bu savaşım(mücadele) iki katına çıktı demektir.

Bugün, seksen milyonu aşkın bir topluluk, çöller bölgesinin verimsiz yörelerinde yaşamını sürdürmek için savaş vermektedir. Doğaya karşı verilen bu savaşın odağında ise çöl kadınları vardır. Ozanın “...Kadın mı / hamur yoğurmalı / çocuk doğurmalı...” dediği gibi; hem çocuk doğurur, hem de bolca hamur yoğururlar onları beslemeye. Ve yoksulluğa, umarsızlığa karşı verilen savaşın bir başka yanı da; güzelliğe karşı verilir çölde. Çünkü; çöllerin doğal güzelliği olan bu kadınlar, çöldeki doğa güzellikleriyle de  yarışma  zorundadırlar, varoluşlarını kanıtlamak için.
Gelişmiş ülkelerin büyük kentlerinde meslekler vardır kadınlar için, adlarının sayılması bile birbirinden güzel. Doktorluk yapar kadınlar, öğretmenlik, mühendislik, avukatlık, yargıçlık da yaparlar oralarda. Güzellik salonları işleten de onlardır, güzellik salonlarına gidenler de. Bu kadınlar için odun kesme derdi de yoktur, kilometrelerce uzaklardan su bulma derdi de... Ömür biter yol bitmez diyerek, bir tutam çalı çırpı için domur  domur  terleriyle kumları benekleyen çöl kadınları çöllerde yaşama savaşı verirken; gelişmiş ülkelerin varsıl kadınları, bilmem ne marka dudak boyasının renklerini denerler el üstlerinde. Ne ki; çöl kadınlarının kazandığı yaşam savaşı, boyanıp süslenmekten daha kutsaldır her zaman.

Çöller, Kuzey Amerika’daki Ölüm Vadisi’nden, Afrika’daki Büyük Sahra’ya; ya da Çin ve Rusya’da uzanan Gobi  Çölü’ne kadar dünyayı etkisi altına almıştır bugün. Akdeniz yöresinin kültür kalıntıları, çölün buralara dek  yayılmış olduğunu  da göstermektedir. Nitekim bugün dünyanın yüzde kırk üçü çöl ya da çölümsü durumdadır.
Çölümsü durumda olma, çöl koşullarının yavaş yavaş oluşumu demektir. Toprak aşınma ve taşınması, yakacak yokluğu ve besinsizlik, bunun en belirgin göstergeleridir. Kuraklık, susuzluk ve bir tutam çalı çırpı için çevreye zarar verilmesi çölleşmenin belirtileridir. Bu zarar verişin boyutları kimi zaman çok genişlemekte, bitki örtüsü tümüyle ortadan kaldırılarak çölleşmenin tohumları atılmaktadır.Oysa; bitki örtüsü olmadan , tarımdan da hayvancılıktan da söz edilemez. Buna karşın bugün, yine ağaçlar devrilmekte, yine tarım alanları açılmakta, barınmak ve ısınmak için doğa yumak yumak kemirilmektedir. Sonucun korkunçluğu, sık sık yinelenen radyo ve televizyon haberlerinden  topluma yansıtılmaktadır: Seller, aşınan ve taşınan topraklar, her üç saniyede bir açlıktan ölen bir kişi. Kuşkusuz, zaman durmadığına göre, her üç saniyede bir ölenlerin de ardı arası kesilmemektedir.
Doğanın kendi yasaları içinde çölleşme olgusundan belki kaçınılamaz; ama,  çölleşme denetlenebilir. Ve bu denetimde de en büyük görev – her şeyde olduğu gibi- yine çöl kadınlarına düşmektedir. Ev yönetiminin yanı sıra kocasıyla omuz omuza verip; su yollarını açmayı, bitki örtüsünün sürekliliğini sağlamayı, akarsuların getirdiği taşıntıları suyollarından   atmayı  kolaylıkla başarabilir çöl kadınları...
Çölleşmeye karşı koymanın başta gelen eylemi, hayvan sayısını azaltarak aşırı otlatmayı önlemek; yani nicelikten çok niteliğe önem vermektir. Bu önlemler alınmazsa; 1960 sonlarıyla 70’ler başındaki korkunç   kuraklık  her  zaman  yinelenebilir  ve önceden bizim yapamadığımız hayvan sayısını azaltma işlemini, doğa dediğimiz o büyük matematikçi kendi dengelemesi içinde gerçekleştirebilir.  Ve bu dengelemenin  sonucunda  da  bizlere;  susuzluktan değil ama açlıktan ölen milyonlarca hayvanın kurumuş  iskeleti  kalır.

Çöl, geçmişte yapılan yanlışlıkları, düşülen yanılgıları kolay unutmaz ve kolay bağışlamaz. Bitkisel ve hayvansal ölümlerden ders almayanları; yani insanları ve giderek çocukları bile acımasızca öldürür. Bu acınası görüntü karşısında da, geriye kalanlarda çözüntü başlar. Yiten hayvanları, solan ürünleri arkada bırakan bu sağlıksız kalabalıklar, büyük kentlerin gecekondularını doldurmaya başlarlar.
Çöl topluluğunun önde gelen en önemli parçası “Kadın”dır. Çünkü   çöl  koşullarının tüm etkinliği kadındadır. Ormansızlaşmayı önleyebilecek olan da kadındır, yakacak odun yerine güneş enerjisinden yararlanabilecek olan da... Çağdaş yöntemlerle sulamayı yapacak da odur, çevre yeşillenmesine katkıda bulunacak da... Ormansızlaşmayı önlerken, toprak koruma önlemleri alırken, omuz omuza verecektir kocasıyla.

Doğayla savaşımda eşleriyle birliktelik simgesi olan kadınlar, kadınsı eylemleriyle de etkileyebilirler kocalarını. Çölün yeşilliğe dönüşeceği, akarsuların düzenle akacağı, olgun meyvelerin insanca paylaşılacağı günleri, eşlerinin kulağına ancak çöl kadınları fısıldayabilir ıssız çöl gecelerinde. Hem de kadınca...

Ek: Yukarıdaki yazının aslı “Desertification Control”dergisinin Mayıs 1981 sayısındadır. İngilizce olan yazıyı aslının havasına uygun olarak Türkçeleştirip 1985’te yayımlamıştım. Aradan geçen yıllar daha da karamsarlığa sürüklüyor bizi. Dünyamız çöl olmasın diyerek eski uyarıları bir kez daha anımsayalım... (Y.Anıl).



DOĞAL BÖCEK İLÂÇLARI







DOĞAL BÖCEK İLÂÇLARI




İkinci Dünya Savaşı’ndan beri biliniyor. Bu konuda 1937 ve 1940 yıllarında yayımlanmış bilimsel yazılar var. Özellikle tütünün bu amaçla kullanımında not edilmiş bilgiler mevcut.
·        Yağlı, sabunlu formüller var
·        Bu yolla yaprak bitlerinin sinir sistemi etkileniyor. Solunum merkezi felç oluyor.
·        Aynı yerlerde arılar varsa, onlar yaşamlarını sürdürüyor. Çok kısa süreli kasılmalar dışında arılara ölümcül bir zarar oluşturmuyor.
·        Bu tür doğal ilaçlar sıcak havalarda daha etkili oluyor. Çabuk buharlaşan ilacı (bitki özünü ve suyunu) yaprak bitleri daha çabuk soluyor.
·        Hazırlarken sert su kullanmak daha etkili. Yumuşak suyla etki azalıyor. Bu bakımdan Esenbel’in suyu çok uygun.

YAPRAK BİTLERİNE KARŞI BİTKİSEL FORMÜLLER
Sarımsak Soğan
1 baş sarımsak + 1 orta boy soğan + 1 çorba kaşığı kırmızı biber + 1 çorba kaşığı sıvı sabun + 1 lt su
·        Sarımsak ve soğan soyulup küçük küçük kıyılarak biberle karıştırılır
·        Su içine konularak 1 saat bekletilir
·        1 saat sonra sıvı sabun eklenip karıştırılır
·        Bu karışım buz dolabında 1 hafta bekletilir.
·        Süzülüp, suyla çoğaltılır bitki dallarına püskürtülür. Bu karışım özellikle sümüklü böcekler için de kullanılır.

Kaynamış Sarımsak
·        1 baş sarımsağı küçük küçük doğra ve litre suda kaynat
·        1 gece dinlendir. Suyla karıştırıp yapraklara püskürt.
·        Suya 2 kaşık sıvı sabun 2 kaşık kullanılmış kızartma yağı eklemek yararlı olur.


Sade Sarımsak
·        3 diş sarımsağı çok ince doğra
·        2 çay kaşığı mineral yağ ( motor yağı) içinde 24 saat beklet
·        0.5 litre su ekle süz ve kavanoza koy
·        1 litre suya 4 çorba kaşığı karışım ekleyerek püskürtme suyu hazırla



Tütün
·        70 derece sıcaklıktaki suya 50 gram kuru tütün koy, 1 gece beklet
·        2 kaşık sıvı sabun, 2 kaşık kullanılmış yağ ekle
·        Yeteri kadar su ekleyerek ağaçlara, güllere püskürtmeye başla; ama domates, patlıcan, ve biberdeki bitlere kullanma


Domates Yaprağı
·        Domates yaprağı ve dallarını ince ince doğra
·        Üzerin örtecek kadar su koy
·        Sabaha kadar beklet
·        Süz ; yaprak bitlerine ve tırtıllara karşı kullan

Arapsabunu

Formüllerde geçen sıvı sabun yerine arapsabunu kullanılabileceği gibi; tek başına arapsabunu,ısırgan suyu, kırmızı biber de kullanılabilir.



Bu konuda ayrıntılı bilgi edinmek isteyenler aşağıdaki adrese başvurabilir:


Bu sayfadan, önce “Şubelerimiz”i
Oradan “Bitki Koruma Şubesi”ni
Oradan  “Hastalık-Zararlılar Genel Bilgiler”i tıklayıp Sayfanın sonundaki “DOĞAL BÖCEK İLÂÇLARI”na ulaşın.

GOOGLE’da doğrudan arama:
“DOĞAL BÖCEK İLÂÇLARI”
Zir.Yük.Müh. Fatma Bağcı




11 Ekim 2015 Pazar

Dostluk Ormanı

DOSTLUK ORMANI

“Hey kardeşler, hey dostlar, yolda belde, tavlada, tarlada, kırda ovada durup da bizi dinleyenler, dünyanın kaç bucak olduğunu soranlar, bilenler, hey yedi iklim dört bucağı gezenler, size bir destanımız var. İnsanoğlu şu dünyada neyi arar, arasa arasa dostluğu kardeşliği arar, sözü uzatmak neye yarar.” Diyor Yaşar Kemal. Ve sözü uzatmadan doğanın içine; hem de tam göbeğine çekip alıyor bizi her yapıtında.
Sevginin simgesi oluyor doğa, dostluğun ve kardeşliğin de. Siz bakmayın “gücü gücü yetene” anlamındaki doğa yasasına. Yine doğa birleştiriyor dostla düşmanı; yine doğada bütünleşiyor güçlüler ve güçsüzler. Sonra bir aynı koku, bir aynı renk beliriyor doğada. Tıpkı bir savaş alanında karşılıklı akıtılan kanların, doğada bir kır çiçeğine dönüşmesi gibi.
Şöyle diyor Anday bir şiirinde:
                                                 “Bir çift güvercin havalansa
                                                  Yanık yanık koksa karanfil
                                                  Değil bu anılacak şey değil
                                                  Apansız geliyor aklıma”

Anday bu güvercinle, bu karanfille başka konuları söylüyor; hiç bilmediği, hiç görmediği dostlar üzerine uçuruyor güvercinini; ama ben, bildiğim tanıdığım dostlara doğru uçurmak istiyorum. Paylaştığımız bir gökyüzü maviliğine uçurayım dostluk güvercinimi ve paylaştığımız dalgalara usulca bırakayım yanık yanık kokan bir karanfili diyorum. Ama korkuyorum; ya güvercinim “fırhattı”nı izlemezse, ya karanfilim –o İzmir kıyılarından yavaşça Ege’ye bıraktığım karanfilim- solar, dağılırsa Pire’ye varana dek. Yok, bu olmamalı benim dostluğumu simgeleyen. İzmir’den Pire’ye; Dimitri’ye, Yani’ye yolladığım karanfilim solmamalı, kanadı kırılmamalı güvercinimin. Dostluğumuzu simgeleyen şey sonsuzdan öte de yaşamalı.

Bir orman kurmalıyım; bir ucu Meis Adası’nda bir ucu Kaş’ta. Ya da bir parçası bu yüzünde Meriç’in, biri öte yanında; ama kesenkes bir orman olmalı dostluğumun simgesi. Makedonya’daki Dimitri ile Toroslardaki Mehmet’in sevgisini, barışını dostluğunu simgeleyen bir orman. Küçücük, minicik bir alanda da olsa, bir orman. “İnsan Bir Ormandır” demiyor mu Akbal bir kitabında? Sevgiyle suladığım, barışta büyüttüğüm, bizi dostça birbirimize bağlayan bir orman. Hem bu orman, hep yeşil olmalı. Kışın yapraklarını döküp, yazın süren; göveren ağaçlardan oluşmamalı. Kesintili dostlukları, ölüp dirilen yeşillikleri istemiyorum ben. Hep yeşil, yemyeşil olmalı dostluk ormanım benim.
Öyleyse, Dimitri’nin ülkesiyle Mehmet’in ülkesinde doğal koşullarda gelişen, yaz-kış yeşil dallarında güzellik çizgileri taşıyan bir ağaç türü seçmeliyim dostluk ormanını oluşturmak için. Ve İlhan Berk’e inat “servi” ağaçlarıyla kurmalıyım ormanımı. “Ayrıkotu mu, servi mi”  deseler İlhan Berk’e; gözü kapalı “ayrıkotu” dermiş. Çünkü kızıyormuş Bacon’a.” İnsanın kişiliği ya zararlı bitkiler yetiştirir ya da ayrıkotları; yararlıyı zamanında sulamalı, ayrıkotunu söküp atmalı” diyen Bacon, nereden biliyormuş ayrıkotunun işe yaramazlığını.
Neredeyse ayrıkotu değil, “sağlıkotu” demeye getiriyor İlhan Berk. Ve Bacon’a yükleneyim derken de benim dostluk ormanı için yeğlediğim “servi”yi bir güzel batırıp çıkarıyor. Servi bir tekdüzelik örneğiymiş; devinimsizmiş, .içeriksizmiş. Hiçbir işe yaramazmış ağaç olarak. Çürükmüş; “Lanet” bir ağaçmış. İş bu kerteye gelince sıkı dur İlhan Berk usta. Bacon’ın savunusu bana düşmez; ama servinin savunusunu yapacağım ben:
Bir güzelin salınışı neden “serv-i revân”, ya da nazlanışı neden “serv-i nâz”? Ve ayın gece sulardaki yansısı “serv-i sîmin” ? Ayrıkotunu ozanlar gözden kaçırdı diyelim; yok muydu başka ağaç türü doğada?

Bacon’ı Divan Şiiri’ne  örneklemeyeceğim ; ama, boşuna değil Bacon’ın serviyi saray bahçelerinin başköşesine getirip oturtması. Ve boşuna değil servinin, mezarlıkların kaçınılmaz ağacı olması. Bir kez, ölümsüzlüğü simgeliyor doğal güzelliğiyle, anıtsallığıyla. Çürümüşlüğü, lanetliği de yok servinin. Tersine, öyle sağlam, öyle iyiliksever, öyle devingen ki. Salınıp dururken mezarlıklarda, hem ölenin ölmezliğini kanıtlıyor; hem de kökündeki hoş kokulu salgılarla toprak altındaki kokuşmayı önlüyor. Ve bu güzel koku nedeniyledir ki; doğuda olsun batıda olsun, yüzyılların damıtık deneyimleri sonucu, servi dikiliyor mezarlıklara. Öte yandan güney illerimizde – ve belki de Meis’te, Sisam’da genç kızların tek dileği; servi ağacından yapılmış bir çeyiz sandığına sahip olmak. Kaç yıl bekleyeceğini bilmediği çeyizlerine güve gelmesin, giysileri güzel koksun diye.

Evet,  ben servi ağaçlarıyla kuracağım “Dostluk Ormanı” mı. Ben Kaş’ta sularken fidanlarımı, Dimitri Meis’te sulayacak. Ya da; Meriç’in bu yanını ben, öte yüzünü o. Hattâ  Meriç’i bile alacağız dostluk ormanı içine. Dostluğa sınır tanımamak dileğimiz. Sevgiyle oluşacak “Dostluk Ormanı” mız, büyüyüp gelişecek ve doğada bütünleşen dostluğumuz, harita üzerindeki yapay sınırları silip gidecek.

Yalçın ANIL